Sözcü Haber |
- Durduramazlar Halkın Coşkun Akan Selini!
- Atatürk’ün Partisini Ele Geçiren Bir Avuç Devşirme
- Eğitim Yine Sorunlu Başlıyor!
- Emperyalizmin At Değiştirmesi
| Durduramazlar Halkın Coşkun Akan Selini! Posted: 21 Sep 2014 02:08 PM PDT Durduramazlar Halkın Coşkun Akan Selini! Yalnız İzmir'in değil Türkiye'nin bağımsızlığına kavuştuğu gün olan 9 Eylül, pek çok etkinlikle kutlandı. Önceki yıllarda tatil ilan edilmesine rağmen; Milli Eğitim Müdürlüğü saat 16.00'da okullara gönderdiği yazıyla, seminer çalışmalarına katılan öğretmenlerin okula gelmeleri istendi. 9 Eylül sabahı saat 09.00'da Basmane'de toplanan halk, Cumhuriyet Meydanı yönünde yürüyüşe geçti. Atasına çiçek sundu. ADD İzmir Şubeleri, Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi'nde ''Cumhuriyetin 92. Yılında Türkiye'' konulu panel düzenledi. Saat 14.00'te başlayan paneli, Prof. Dr. Kemal Arı yönetti. Konuşmacıları ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay olan söyleşi, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'mızın söylenmesiyle başladı. ADD Bilim ve Danışma Kurulu, Ulusal Eğitim Derneği Danışma Kurulu Üyesi Ahmet Gürel'in hazırladığı sinevizyon gösterildi. Görsel sunum, izleyicilerin beğenisini kazandı, yoğun alkış aldı. Halkımızın verdiği mücadeleyi, sadece Türkiye'nin değil de tüm ezilen ülkelerin mücadelesi olarak tanımlayan Arı, ''Bugünkü Vali Konağı'nın olduğu binadaki, Yunan bayrağını indirerek, göndere Türk bayrağı çeken Yüzbaşı Şerafettin'e, Atatürk 9 Eylül 1922 tarihinde saat 10.30'da, vaat ettiği 3. kılıcı verdi. Konak Meydanı'nda bu anı simgeleyen bir anıt niye yok? Buradan belediye başkanlarımıza sesleniyorum'' dedi. İlk söz Tansel Çölaşan'a verildi. Çölaşan, ''Emperyalistler ve işbirlikçileri ulusal günleri unutturmak istiyor. Biz mücadelemizi kaldığımız yerden sürdürmeye kararlıyız. Emperyalizme karşı en geniş halk cephesini oluşturup, tam bağımsız Türkiye'yi yaratana kadar mücadelemiz devam edecek'' dedi. Daha sonra söz alan Mustafa Balbay, ADD'nin 25 yaşına girdiğini, kurucu genel başkanı ve bazı kurucularının katledildiğini belirtti. Atatürk'ün başlattığı savaşın halen sürdüğünü vurguladı. Kordon'da saat 18.00'de Türk Yıldızlarının yaptığı hava gösterisi, yüz binlerce kişi tarafından izlendi. İP, Alsancak İskelesi önünde toplanarak, Kıbrıs Şehitleri Caddesi yönünde yürüyüşe geçti. ''Hükümet İstifa, Katil ABD İşbirlikçi AKP, Ne ABD Ne AB Tam Bağımsız Türkiye'' sloganları eşliğinde Gündoğdu Meydanı'na ulaşıldı. Fener alayı ve verilen konserle, etkinlikler sona erdi. Haber : Osman Gazi Oktay Fotoğraflar : Oya Gönüllü - Osman Gazi Oktay |
| Atatürk’ün Partisini Ele Geçiren Bir Avuç Devşirme Posted: 21 Sep 2014 01:55 PM PDT RTE ye Cumhurbaşkanlığını altın tepsi ile sunma operasyonu da enstrüman olarak kullanılan Ekmelleddin kamburundan kurtulmak, yükselen tepkinin "gazını almak" amacıyla yapılan CHP 18. Olağanüstü kurultayı sona erdi. Yangından mal kaçırırcasına yapılan ve sonucu başından belli olan Kurultaya Kemal Kılıçdaroğlu'nun "YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTINDA TÜRKİYENİN KOYDUĞU ÇEKİNCELERİ KALDIRMA" sözü vermesi damgasını vurdu. Peki, nedir bu "Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"? Bunu anlayabilmek için, Yerel Yönetimler Özerklik şartının" alt yapısını, hukuksal dayanağını oluşturan, Türk halkının "İKİZ YASALAR" olarak adlandırdığı "Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi" Birleşmiş Milletler tarafından 16 Aralık 1966 da kabul edilerek 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. "Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi" ise yine BM hazırlanıp, kabul edilmiş ve 23 Mart 1976'da yürürlüğe girmiştir. 37 yıldır TBMM'nin reddettiği bu sözleşmeler 4 Haziran 2003 tarihinde AKP ve CHP'nin oylarıyla al el-acele Meclis'ten geçirilmiş, tüm karşı koyuşlara karşın, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerine yerleştirilen dinamitler olarak tarihe geçecek olan bu sözleşmeler, Sevr antlaşmasının TBMM eliyle hortlatılmasıdır. Ayrılıkçı, bölücü, mezhepçi, tarikatçı faaliyetler meşrulaştırılmış, bu faaliyetlerin yasal dayanağı oluşturulmuştur. Bilindiği üzere TC Anayasasına göre TBMM tarafından onaylanan uluslararası sözleşmeler İç hukukun üzerinde yer alır. Bunun anlamı, bu yasalardan doğacak mağduriyet ve zararlara karşı TC sınırları içinde hiçbir mahkemede dava açılamaz. Peki, bu yasaların oluşturduğu tehditler nedir? Adı geçen her iki sözleşmenin 1. maddesinde yer alan, A. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. B. Bütün halklar, ........, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz. C. ...... Bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir. Denmektedir. Hemen hatırlatalım. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi'nden bu yana gerçekleşen burjuvacı demokratik devrimler, ulusal kurtuluş savaşları ve sosyalist devrimlerin temel bir ilkesi, "ulusların kendi kaderini belirleme hakkı" idi. Ne var ki bu ilke 21. yüzyılın başında emperyalizmin kurnaz mimarlarınca tersine çevrildi ve "Ulus" sözcüğünün yerine "halk" sözcüğü kondu. Uluslara değil halklara vurgu yapıldı ve şimdi de "azınlıklar" deniliyor. Böylece bir ulus devlette birden fazla halktan söz etmek, dolayısıyla birden fazla devlet kurma iradesinden söz etmek mümkün hale geldi. Buradaki amaç, üniter-ulus yapılı devletlerdeki "mikro milliyetçilik, etnik, mezhepsel ayrılıklar" körüklenecek, 200 kadar olan devlet sayısının her anlamda güçsüz 5000 devletçiğe çıkarılarak, sömürüye itiraz edemeyecek, işgale karşı savunmasız bir "dünya kentler federasyonu" kurulmasıdır. Ulus/üniter devlet yapısı içinde yüzlerce yıldır birlikte yaşayan "halkların" "kendi siyasal statülerini serbestçe tayin" edebileceklerine ilişkin "İkiz yasalar" nasıl uygulanacaktı? İşte ulusları etnik, dinsel, mezhepler temelinde tamamen ayrıştırmaya yönelik, yerelleşmeyi güçlendirip, ulus/üniter devletletlerin merkezî yapısını çözmeyi amaçlayan"Yerel Yönetimler Özerklik Şartı" "İkiz yasalar"ın uygulamaya ilişkin ortaya çıkması olası sorunların nasıl çözümleneceğine ilişkin düzenlemeleri içermektedir. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı 1988 yılında imzaladı. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Özal'ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında (Bazı maddelerine çekinceler konularak) TBMM tarafından onaylandı. "Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nın 3. maddesinde de "Özerk Yerel Yönetim Kavramı" şöyle tanımlanıyor: "Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yürütme hakkı ve imkânı anlamı taşır". "Yerel makamlara verilen (bu) yetkiler, normal olarak tam ve münhasırdır" (Md. 4/4). Anlaşmayı imzalayan devletler, "yerel yönetimlerin (bu) temel yetki ve sorumluluklarını anayasa ya da kanun ile belirlemek" zorundadırlar (Md. 4/1). Anlaşmaya göre; "yerel yönetimlerin coğrafi sınırlarını da ilgili devlet dilediği gibi belirleyemez. Bunun için o bölgede yaşayan yerel topluluklara danışmak zorundadır (Md.5)." Anlaşmada "özerk yerel yönetimler"in ekonomik altyapısı da unutulmamış: "Yerel makamlara kendi yetkileri dâhilinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanacak"! Sözleşmenin diğer maddeleri; "Yerel yönetimlerin kendilerini alâkadar eden konularda ve karar süreçlerinde dikkate alınmasını, yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendileri tarafından belirlenmesini, mali kaynak sağlanırken yerel yönetimlere önceden danışılmasını, onlara tanınmış yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna başvurabilmelerini" içermektedir. Şimdi anımsayalım; "İkiz yasalar"ın 1. Maddesi ne diyordu. "Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir." "Yerel Yönetimler Özerklik Şartı" ne diyor? "Özerk yerel yönetim kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yürütme hakkı ve imkânı anlamı taşır" CHP Genel Başkanının BOP eş başkanı ile birlikte "YENİ ANAYASA" diye yırtınmasının, "açılım" adı altında ülkenin parçalanmasının önündeki taşları temizlemesinin altında ise Yerel Yönetimler Özerklik Şartının 4. Maddesi yatmaktadır. Buna göre; "Anlaşmayı imzalayan devletler, yerel yönetimlerin (bu) temel yetki ve sorumluluklarını ANAYASA YA DA KANUN ile belirlemek zorundadırlar (Md. 4/1). Türkiye'nin "Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"na koyduğu şerhi kaldırması demek; "Yerel makamların kendi iç idari örgütlenmelerini, kendilerinin kararlaştırabilmelerini, yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenlemeler yapabilmelerini", "Yerel makamlara yapılan hibelerin belli projelerin finansmanına tahsis edilme koşulu taşıyabilmesini", "Yerel yönetimlerin kendi yetkilerini serbestçe kullanabilmek için özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurma hakkına sahip olabilmesini" kabul etmesi ve buna uygun bir "Anayasal düzenleme" yapması demek. Tüm bunlara ''Bölge kalkınma ajansları sayesinde, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve buna bağlı olarak özerk bölgeler oluşturulması,'' "Büyükşehir Yasası" ile fiilen çizilen "eyalet" haritası da eklendiğinde, Türkiye'nin AKP ve ''Türk kimliği ırkçıdır" diyen TESEV üyesi Kemal Kılıçdaroğlu tarafından adım adım nasıl uçuruma sürüklendiğinin, küresel haydutlarca tek bir kurşun bile atmadan nasıl ele geçirildiğinin fotoğrafı net olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde artık Emperyalizm, kendi askeri ve silahları ile saldırmıyor. İşgal etmek istediği ülkelerde içeriden "Fulbright Bursları, AB fonları, Soros vakıfları(TESEV gibi) aracılığı ile yandaşlar devşiriyor. O ülkenin ulusal değerleri üzerinde yanlış/yalan bilgileri devşirdiği adamları aracılığı ile millete yayıyor. Ulusun ortak aklı denen, toplumsal hafızaya kirli bilgiler girdikçe, ulusun yurttaşları arasında kavram kargaşası, etnik, dinsel, mezhepsel kavga alanları yaratılıyor. Böylece toplumsal bunalım, karmaşa, ayrışma, çözülme süreci oluşturuluyor. Yaratılan bu ortam, emperyalizmin rahatlıkla at koşturacağı verimli alanlardır. Bir tane asker sokmadan, bir tane kurşun atmadan, hedef ülkenin beyinleri devşirilmiş kendi yurttaşları aracılığı ile hedeflerine ulaşmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün Partisini ele geçiren bir avuç devşirmenin yadsınamaz katkı ve desteği ile "Atatürk Türkiye si" olmaktan çıkartılıyor. Giderek artan bir hızla kendine yabancılaştırılıyor. Uyanık olmak, Atatürk Türkiye'sine sahip çıkmak her Türk Yurttaşının namus ve onur görevidir.. Mahmut ÖZYÜREK |
| Posted: 21 Sep 2014 01:48 PM PDT Eğitim Yine Sorunlu Başlıyor! 2014-2015 Eğitim Öğretim Yılı önceki yıllardan daha sorunlu olarak başlıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası TBMM tatil edildiğinden; atama bekleyen öğretmenlerin ataması yapılmadı. İlkokul 1. sınıflar, ilimiz pilot seçildiğinden bazı 5 ve 9. sınıf öğrencileri, 08.09.2014 Pazartesi günü okula başladı. Yeterli ödenek ayrılmadığından; bazı okullarımız tamirat, tadilat, boya ve badana yaptıramadan kapılarını açıyor. Daha da önemlisi; artan nüfusu dikkate alarak yeni derslik ve okul yapmayı düşünmeyen devlet, özel okullara öğrenci başına 3 bin 5 yüz TL.'ye varan rakamlarda yardım etmekten söz ediyor. Yeterli derslik ve okul yapılmadığı için; 100 binlerce öğrenci örgün eğitimin dışına çıkartılarak, açık liseye gitmek zorunda bırakılacak. Önceki hükümetlerce; devletin içinde bulunduğu ekonomik durum ileri sürülerek ihtiyaç duyulan sayıda atama yapılmadığından; sayıları 350 bine ulaşan aday öğretmenden Ağustos ayı içinde atanacağı açıklanan 40 bin öğretmen, meclisin tatile sokulması nedeniyle görevlerine başlayamadı. Okul müdürlüğünde liyakat dikkate alınmayarak, okullarında 4 yılını dolduranlar görevlerinden alındı. Yerlerine hükümet yanlısı sendika üyeleri atandı. Tüm liselere TEOG ile öğrenci alındığından; Milli Eğitim Bakanı ve Müsteşarın, ''İmam hatip liselerine, öğrenci istemediği sürece zorunlu kayıt yapılamaz '' açıklamasına rağmen; 40 bin öğrencinin tercihi olmamasına rağmen İHL'lere kayıt yaptırabilecekleri bildirildi. Öğrencilerin evlerine yakın olan okullara kayıtlarını yaptıracakları söylenmesine karşın; pek çok sayıda öğrenci evlerinden 2-3 saat uzaktaki okullara gitmek zorunda bırakılacak. Okullar 15 Eylül'de açılacak. Fakat; öğrenciler nakil taleplerini, ay sonuna kadar sürdürecekler. Ay sonuna kadar okuyacağı okulu bilemeyen, okumak istediği halde puanı yeterli olmadığı için örgün öğretim dışına çıkartılan öğrencilerimizin ve velilerinin yaşayacağı stresi siz düşünün. Eğitimde başarı, ekip çalışmasıyla elde edilir. Sadece öğretmenlere verilen, eğitim kurumlarında çalışan hizmetli, memur, kaloriferci ve şoförlere verilmeyen Eğitim Öğretim Tazminatı, iş barışını zedelemektedir. Yıl içinde yapılan ve üzerinden 4 ay geçmeden değiştirilen torba yasa ve yönetmelik değişiklikleriyle, eğitim sistemi içinden çıkılmaz bir konuma getirildi. Pek çok veli ve eğitimci, çıkartılan bu yasa ve yönetmeliklerle hangi haklarını ortadan kaldırdığının bilincinde değildir. Ne yazık ki yaşayarak öğrenmektedir. TEOG ile öğrencilerin karşılaşacağı sıkıntılar pek çok aydın tarafından dile getirildiğinde tepkisiz kalan veli, çocuğunu bir okula kayıt yaptıramayınca feryat etmektedir. Öğrenci velileri, örgütlenme konusunda gereken hassasiyeti göstermemektedir. 8 Ağustos 2014 tarihinde çıkartılan torba yasa ile, evinin yakınında çalışan yemek ve yol masrafı olmayan öğretmenin, il içi ve il dışında çalışmasına olanak sağlayan yasa çıkartılmıştır. Eğitim örgütleri ve eğitimciler, torba yasa çıkarken gereken tepkiyi göstermedi. Yeni bir tepki örgütlenemezse; okul müdürlerinin yaşadıkları sıkıntı, öğretmenlerimizi beklemektedir. Okullarımız yetkin olmayan yöneticiler elinde, pek çok ders öğretmensiz, bazı okullarda sınıf mevcutları 70'e dayanmış, ödenek olmadığından gereken temizlik ve bakım yapılmamış, hepsinden ilginci bazı öğrenciler hangi okulda okuyacağını bilemeden açılacak. Halkımıza hayırlı olsun. Osman Gazi Oktay Ulusal Eğitim Derneği İzmir Şubesi Başkanı |
| Posted: 21 Sep 2014 01:38 PM PDT 2014-2015 yılı Eğitim ve öğretim döneminde, ülkemizde ilk, orta ve yükseköğretim dâhil olmak üzere, 23 milyon 700 bin öğrenci, başka bir deyişle, ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri demokratikliği, laikliği, bilimselliği yok edilmiş bir sistemle karşı karşıyadır Eğitimi, içinde bulunduğu sistemden bağımsız değerlendirme yanılgısı bizi, yıllardır yerel ve uluslararası sermayenin toplumsal yaşamın tüm alanlarında, ama ilkönce ve her şeyden önce eğitim alanında ördüğü/ örgütlediği Siyasal dinci-gericiliğin meşrulaştırılmasına ve dolayısıyla emperyalizme bağımlılığın meşrulaştırılmasına götürür. AKP iktidarının gerici ideolojiye yaslanan ve bunu derinleştiren politikaları göz önüne alındığında, halkın bağımsız siyasetinin olmazsa olmaz başlıklarından birisi gericiliğe karşı mücadeledir. Siyasal dinci-gericiliğe karşı mücadele, siyasal dinci-gericiliği besleyen, palazlandıran ana damar olan emperyalizmle karşı mücadele ile özdeştir. Başka bir söylemle emperyalizmi alt etmeden siyasal-dinci gericiliği alt etmek olanaksızdır. Hesaplaşmayı dinci-gerici siyasal sistemin temel dayanağı olan emperyalizmle yapmayı göze alamayan her hareket tali sorunları öne çıkarıp dinci faşist sistemin eğitimini aklayıp meşrulaştırılmasına hizmet eder. Diğer taraftan Eğitim sisteminin "hem kadrolarıyla hem müfredatıyla hem de yaşam alanı olarak" dinci gericilik ekseninde yapılandırılması yalnızca son 12 yıllık dönemin ürünü değildir. Elbette Yerel ve uluslararası sermayenin koruyuculuğunda, devlet-siyasal iktidar, ticaret- cemaat-tarikat-vakıf ilişkileri etrafında örgütlenen İslamcı gericilik, AKP ile birlikte aydınlanma mirasının reddi ve tarihsel kazanımların tasfiyesi konusunda, kendinden önce iktidar olan siyasal partileri çok gerilerde bırakmıştır. Eğitim sistemi içinde siyasal dinci gericiliğin yaygınlaşıp, kurumsallaşmasında bir dönüm noktası olan 1947 yılı, Türkiye'nin kaçınılmaz olarak emperyalizmin kollarına teslim edildiği tarihtir. Bu tarihten başlayarak, söz konusu gericileşme süreci boyunca, Köy Enstitüleri kapatılmış, ezanın Türkçe okunması uygulamasına son verilmiş, Kuran'ın Türkçe meallerinin yayınlanması eski hızını kaybetmiş, Kuran kurslarının sayısı büyük ve baş döndürücü bir artış göstermiştir. Bu tarihten başlayarak, imam-hatip liseleri kurulmuş ve yaygınlaştırılmış, yasa dışı ve kaçak kursların açılmasına müdahale edilmemiş, Cumhuriyet Devrimi Kanunları rafa kaldırılmış, tarikat yapılanmaları teşvik edilmiş, tarikatların siyaset ve ülke yönetimi üzerinde çok büyük oranda söz sahibi olmaları gündeme gelmiş, dinci partilerin sayısında bir patlama olmuştur. Türkiye daha 25 yıl önce, yani 1920'lerde kan ve can bedeli ülkesinden kovduğu emperyalizme, gericileştirme operasyonu ile yeniden teslim edildi. Peki Nasıl? Milli Eğitimimiz 27 Aralık 1947'de imzalanan ve "Fulbright Antlaşması" olarak anılan "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma'nın sonucu olarak, bütünüyle Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendirildi. "Fulbright Antlaşması" gereği 27 Aralık 1949 tarihinde Türkiye ve ABD hükümetleri arasında "Eğitim Komisyonu" kurulmuştur. "Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye'deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır. Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi Amerikan büyükelçisi verecektir." Komisyonun ABD vatandaşı olan dört üyesinden ikisi elçilikteki CIA mensupları arasından seçilmektedir. Böylece CIA, Milli Eğitim Bakanlığı'na ve diğer bakanlıklara rahatça sızma olanağı bulmuş ve komisyon üyesi sıfatıyla öğrenci ve eğitim üyeleri arasında ajanlar devşirmekte hiçbir güçlükle karşılaşmamışlardır. Bu Komisyon, «T.C. Hükümeti tarafından sağlanacak paralarla finanse edilecek eğitim programının idaresini kolaylaştırmak için ihdas ve tesis edilmiş bir teşekkül olarak Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetleri tarafından» tanınmıştır. Fulbright Antlaşmasının 5. Maddesi; Türk Hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk Eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikan memurlarını uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını sağlamak için getirilmiştir. Böylece Milli Eğitim'de eğitim plânlamasından öğretmen yetiştirilmesine ve programların geliştirilmesine kadar tüm eğitim –öğretim Amerikalı uzmanların emir ve yönetimine devredilmiştir. Bu tür bir uygulama, ancak sömürge ülkelerinde görülür. İki örnek verelim. Fulbright Eğitim Komisyonunun aldığı ilk karar; ülkemizde yabancı dilde eğitim veren okulların açılması ve yaygınlaştırılmasıdır. İkinci örneğimiz İlkokul Müfredat Programının 62. Maddesinin değiştirilmesi kararıdır. Buna göre "Eski programdan Bağımsızlık, Devletçilik Lâiklik, Devrimcilik, Fransız devrimi, Reform hareketleri, Halkın aydınlatılması, Ulusal ekonomi, Devletin vatandaşlara karşı görevleri... Gibi konular çıkarılmış, yeni programa, Unesco, NATO günü, Demokrasi, Dinsel bayramlar... Gibi konular eklenmiştir." Böylece Türk toplumunun muhtaç olduğu, uyanık, üretici, bağımsızlıktan yana, laik devrimci insan yetiştirme amacı yerine, Amerika'ya bağlı, toplum ve ülke çıkarlarının pek farkında olmayan, geleneklere bağlı ve genel olarak tüketici insanlar yetiştirilmesi amacına yönelinmiştir. Bu yüzden bugün, örneğin okul programlarımız toplum ve ülkenin gerçek ihtiyaçlarından ve ulusal çıkarlara uygunluktan uzaklaştırılmış, ABD'nin yani emperyalizmin istediği gerici, piyasacı ve cinsiyetçi "tek tipçi" sistem egemen kılınmıştır. "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma'nın imzalandığı ve "Fulbright Eğitim Komisyonu'nun kurulduğu dönemde Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ, Başbakan önce MEHMET RECEP PEKER sonra HASAN SAKA, Milli Eğitim Bakanı -Reşat Şemsettin Sirer'dir. 27 Aralık 1949 tarihinde kurulmuş olan Fulbright Eğitim Komisyonu, 65 yıldır aralıksız yürürlükte kalmıştır ve halen yürürlüktedir. O tarihten günümüze kadar olan süreçte kurulan Atatürkçü oldukları iddiasında bulunan hükümetlerin hiçbirisi, bu anlaşmayı ortadan kaldırmayı düşünmedi. O tarihten günümüze kadar olan süreçte "Hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı" kalacağına, namusu ve şerefi üzerine ant içen hiçbir milletvekili bu antlaşmaya karşı ciddi bir mücadele vermedi. O tarihten günümüze kadar olan süreçte "Atatürkçülük" iddiası ile kurulan (iktidar olan-olmayan) siyasal partiler bu antlaşmaya karşı çıkarak toplumsal bilinç ve muhalefet oluşturmayı düşünmediler. O tarihten günümüze kadar olan süreçte; Atatürkçülük iddiası ile kurulan örgütlenmeler, bu antlaşmanın kaldırılması için kamuoyu yaratarak hükümetler üzerinde baskı kurmaya yönelmediler. Emperyalizm, hâkimiyet kurmaya çalıştığı ülkelerde toplumsal gericiliğin en büyük destekçisi olarak öne çıkar. Günümüzde Eğitim sisteminin "hem kadrolarıyla hem müfredatıyla hem de yaşam alanı olarak" dinci gericilik ekseninde yapılandırılması, 1947 den bu yana ABD'den icazet alarak iktidar olan, emperyalizmin taşeronu hükümetlerin eseridir. 12 yıllık AKP iktidarı ise bu sürecin en pervasız son halkasıdır. Sonuç olarak Türkiye'de eğitimin, akılcılığın ve bilimin bileşimi olan Atatürkçü düşünce temelinde, özgür düşünen, eleştirel aklı yol gösterici olarak benimseyen bir yapılanmaya dönüştürülmesinin olmazsa olmaz koşulu, toplumsal gericiliğin en büyük destekçisi olarak öne çıkan Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ilkeli, kararlı bir mücadele ile olanaklıdır. Yoksa yalnızca AKP iktidarından kurtulmuş olmak, "emperyalizmin at değiştirmesi" dışında bir anlam taşımaz. Mahmut ÖZYÜREK |
| You are subscribed to email updates from Sözcü Haber To stop receiving these emails, you may unsubscribe now. | Email delivery powered by Google |
| Google Inc., 20 West Kinzie, Chicago IL USA 60610 | |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder